Politik bir eylem ve vicdani sorumluluk olarak açlık grevi

“Altmış gün boyunca açlık grevinde kalarak idealleri uğruna ölme kudretine sahip insanların huzurunda despotların eli ayağı titrer! Bunun yanında, yüzyıllar boyunca feda ruhunun simgesi haline gelen İsa’nın çarmıhtaki üç günü nedir ki?”  Fidel Castro bu sözleri 1981 yılında İrlandalı devrimci Bobby Sands ve yoldaşlarının başlattıkları ve Bobby Sands ve 10 yoldaşının hayatını kaybettiği açlık grevi için söyler.

Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile işlerinden atılan Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın, işlerine geri dönmek ve KHK hukuksuzluklarını protesto etmek amacıyla başlattıkları ve yüzdoksan günü aşan bir süredir büyük bir dirençle devam eden açlık grevi, bu eylem biçimini yeniden gündemimize soktu. AKP faşizmine karşı mücadelede bir dönemin sembolü olacak bu eylem, ülkemizde daha önce de gündeme gelen açlık grevleri/ölüm oruçları olgusunu da yeniden ortaya çıkardı. Bu yazıda, gereksiz ayrıntılara girmeden, bu meşru eyleme karşı yapılan karalama ve yanlış iddialara da yer yer yanıt verecek şekilde açlık grevlerinin tıbbi, etik, hukuki boyutunu incelemeye çalışacağız.

 

Bir Eylem Biçimi Olarak Açlık Grevlerinin Kısa Tarihçesi

Çok eskilere dayanan açlık grevleri eylemleri, bazı kaynaklara göre Roma İmparatorluğu’nda görülmüş ve ilk kez burada kaydedilmiştir. İmparator Tribeus döneminde devlet destekli cinayet, işkence ve yolsuzlukların artmasına tepki olarak, imparatorun yakın arkadaşı avukat Nerva, bedenini açlığa yatırır. Tribeus’un bütün ikna çabalarına rağmen kendisine müdahale edilmesini istemeyen Nerva, dürüstçe ölmeyi tercih eder.

Hristiyanlık öncesi İrlanda’da hakkı gasp edilen biri, hakkını gasp eden kişi ya da kurumun kapısında açlık grevine başlarmış. Bu durum eylemcinin kapısında yattığı hak gaspçısı için bir utanç sayılırmış. Hak gaspı yapan, eylemciye kısa zamanda hakkını verir, onun taleplerini kabul edermiş. 20. yüzyılın başlarında İngiltere’de kadınların oy verme hakkı için açlık grevi yapması kimi kısmi kazanımlarla sonuçlanır. Ghandi, Mandela gibi ünlü siyasi önderler de zaman zaman çeşitli taleplerle açlık grevi yaptıkları yaygın olarak bilinmektedir.

1970’lerde açlık grevlerinin yaygın bir direniş aracına dönüştüğü yer İrlanda olur. İrlanda’da ulusal kurtuluş için Britanya’ya karşı mücadele ederken tutsak düşmüş devrimciler, hapishane koşullarını ve işkenceyi protesto etmek için açlık grevi başlatırlar. İrlandalı devrimci önder Bobby Sands ve yoldaşlarının başlattıkları açlık grevinde, Sands da dahil on devrimci yaşamını kaybeder. Eylem taleplerin bir kısmının karşılanmasıyla sonuçlanır. İrlandalı devrimcilerin uzun süren ve oldukça etkili sonuçları olan bu eyleminden sonra açlık grevi politik bir silah olarak önem ve yaygınlık kazanmaya başlar.

İsrail siyonizmine karşı mücadele ederken tutsak düşmüş Filistinli özgürlük eylemcileri de 20. asrın son çeyreğinde zaman zaman açlık grevine başvururlar.

1950 yılında Nazım Hikmet’in “millete verdiğim istidaya canımı pul yerine kullanıyorum” diyerek başladığı açlık grevi, 1969’da af talebiyle 500 mahkumun yaptığı açlık grevi, Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idam edilmelerinden hemen önce Mamak Cezaevi’nde yaptıkları 12 günlük açlık grevi 1980 öncesinin dikkat çeken eylemleridir.Bununla birlikte ülkemiz tarihinde ölüm orucu/açlık grevi eylemleri,özellikle 1980 sonrasında önemli siyasal ve toplumsal etki sağlayan eylem biçimi haline dönüşmüştür.

12 Eylül faşist cuntası sonucu tutsak edilen devrimciler, cezaevlerindeki askeri disiplin ve tek tip uygulamalara karşı Aralık 1980’de Alemdağ’da 8 gün, Temmuz 1981’de Metris’te 3 gün, Eylül’de 17 gün ve Mayıs 1982’de 28 günlük açlık grevleri yaptı. “5 nolu zindan” olarak bilinen Diyarbakır Cezaevinde 1982 yılında yapılan açlık grevinde Kemal Pir ve 3 yoldaşı, 1984 yılında yine aynı cezaevindeki açlık grevinde ise Orhan Keskin ve Cemal Arat hayatını kaybetti. Dönemin koşulları nedeniyle ‘dışarıda’ pek duyulmayan bu açlık grevleri ve ölümlerin aksine,hapishanelerdeki işkence, kötü muamele ve tek tip kıyafet giydirilmesi uygulamalarına karşı Nisan 1984’te başlayan ölüm orucu eylemi kamuoyunda da önemli etki sağladı. Metris ve Sağmalcılar cezaevlerinde başlayan eylemin 60’lı günlerinde ölümler başladı (o dönemde henüz açlık grevi eylemcileri tarafından B1 vitamini kullanılmıyordu). O güne kadar süren en uzun ölüm orucu olan bu eylemde Haydar Başbağ, Abdullah Meral, Fatih Öktülmüş ve Hasan Telci hayatlarını kaybettiler. Sürecin sonucunda bu ölümler yaşansa da eylemcilerin talepleri kabul edildi.

1996’da yaklaşık 200 devrimci hapishanelerdeki kötü koşulların iyileştirilmesi, hasta tutsakların tedavilerinin sağlanması, mahkemeye çıkmalarının engellenmemesi, yakınlarına yapılan saldırıların durdurulması, hücre tipi tutukluluğu getiren hapishanelerin kapatılması talepleriyle süresiz açlık grevine başladı. Taleplerinin kabul edilmemesi nedeniyle eylemciler, bir ay sonra açlık grevini ölüm orucuna çevirdiler. 12 devrimcinin hayatını kaybettiği sürecin ardından eylemin bütün talepleri kabul edildi.

20 Ekim 2000 tarihindeyse açlık greviyle başlayıp, bir ay sonra ölüm orucuna dönüştürülen eylem, Dünya ve Türkiye tarihinin en uzun soluklu ölüm orucu eylemi oldu. Başta F tipi cezaevlerinin kapatılması olmak üzere bir dizi taleple başlayan eylem 7 yıl boyunca sürdü (bu dönemde açlık grevi yapanlar B1 vitamini kullanmıştır). 122 devrimci hayatını kaybetti. Eyleme toplumsal desteğin artmasıyla talepler kısmi olarak kabul edildi.

1495704275-2507

Boşuna mı?

Bu kısa tarihçeden de anlaşılacağı gibi açlık grevi/ölüm orucu eylemleri boşuna değildir. Öncelikle, katılımcıların büyük zararlar görmesi ve ölümlerin olması nedeniyle hayli tartışılan bu eylemin meşru bir eylem biçimi olduğunu belirtmek gerekir. Tarihin derinliklerinden gelen, zaman içinde şekillenen ve başarıya ulaşan bir çok örneğinin bulunduğu bir hak arama ve direnme aracıdır. Böyle durumlarda insan yaşamı merkeze alınarak tartışıldığı için kafa karıştırıcı olabilir ama açlık grevine başlayan her katılımcı gayet insani ve yalnızca kendisi için değil, bütün toplum için yararlı olabilecek hedeflere ulaşmak için hareket eder. Zaten insan yaşamını ve sağlığı bu kadar tehlikeye atan ciddi bir eyleme hiçbir katılımcının inanmadan ya da mecbur kalmadıkça kalkışması mümkün değildir. Bir çok iktidar sözcüsünün ve yayın kuruluşunun görmezden gelmesine, küçümsemesine ve tehdit etmesine rağmen, eylemcilerin taleplerinden çok açlık grevinin boşunalığını gündeme getirmesine rağmen Nuriye ve Semih eylemlerini kararlılıkla sürdürmektedirler. Tarihin en karanlık dönemlerinde dahi isteklerini muktedirlere kabul ettirebilmiş açlık grevi eylemleri mevcuttur.Nuriye ve Semih’in sürdürdüğü bu eylemin, aşağıda da değineceğimiz gibi uluslararası hukuki, etik ve tıbbi boyutları olup, iktidar ve sözcülerinin bütün karalama çabalarına rağmen meşruiyetini korumaktadır. Onları unutturmamak, taleplerini daha yüksek sesle dile getirmek, yaygınlaştırmak, desteği toplumsallaştırmak eylemin kazanımla sonuçlanmasına katkıda bulunacağı gibi Nuriye ve Semih’in daha fazla zarar görmeden bu süreci atlatmasına da yardım edecektir.  Bunu yapmak mümkündür.

Eylem iktidarın iddia ettiği gibi bir tür intihar ya da ölüm şovu değildir. Nuriye ve Semih’in amacı kendilerine zarar vermek değil gayet haklı ve insani olan talepleri çerçevesinde toplumsal destek bulmak ve taleplerini kabul ettirmektir. Üstelik salt kendileri için değil KHK uygulamalarıyla yaşamları alt üst olan, işlerinden edilen binlerce yurttaşın haklarının da kendileriyle birlikte verilmesini istemektedirler.

2000 yılında başlayan eylem sürecinde olduğu gibi yalnızca açlık grevi değil, bu grevlere yönelik zorla sona erdirme girişimleri de eylemcilere zarar vermekte ve hatta bu şekilde oluşan zarar daha büyük ve geri dönüşsüz olabilmektedir (örneğin 19 Aralık 2000’de “Hayata Dönüş Operasyonu” adı altında yapılan katliam). Bunun için açlık grevinin tanımına, tıp ve etik belgelerindeki özelliklerine, grev sürecindeki eylemcilerin tıbbi seyrine, eylem bitimindeki tedavi süreçlerine değinmek gerekiyor.

 

Tıp Etiği ve Tıbbi Seyir Açısından Açlık Grevleri

Açlık grevlerinde hekimler tarafından uyulacak etik ilkeler ve tedavi yaklaşımları çok önemlidir ve bu önemin tek nedeni eylemcinin tedavisinin dikkatle yapılması gerekliliği değildir. Çünkü hak gaspını yapan ve bu eylemlerin başlamasına neden olan iktidarlar ve baskı güçleri, eylemlere müdahale etmeye karar verdiklerinde hekimleri de kullanmak istemektedirler. Ayrıca sözde ”yaşam hakkına saygı” savunusu yaparak hem eylemcilere zorla müdahale edip onların sağlıklarına çok daha zarar vermekte hem de eylemin taleplerini arka plana itmektedirler. Bunu yaparken de tıp etiği ve insan haklarının evrensel normları ile ilgili bazı kavramların arkasına sığınmaktadırlar.

Açlık grevi, katılımcıların bir duruma dikkat çekmek veya protesto etmek, bir takım talepleri dile getirmek için su,tuz, şeker ve vitamin dışında beslenmeyi reddetmesidir(1).Dünya Tabipler Birliği’nin Malta Bildirgesi’nde ise açlık grevi “zihinsel olarak ehliyetli ve kendi iradesiyle açlık grevine karar vermiş kimsenin belirli bir zaman için yiyecek ve/veya sıvı almayı reddetmesi” olarak tanımlanır. Süreli ya da süresiz olabilir.

Açlık grevi ile ölüm orucu temelde beslenmemek üzerine kurulu olmakla birlikte birbirinden farklıdır. Açlık grevinin veya ölüm orucunun ne şekilde yapılacağına dair genel bir kural, teamül olmayıp ülkeden ülkeye ve taleplerin niteliğine göre farklılıklar görülebilmektedir. Eylem süresince sıvı, vitamin ve mineral desteğinin nasıl olacağı açısından temel fark şu şekilde özetlenebilir: Açlık grevinde eylemci şeker, su, tuz, vitamin, limonata gibi gıdalar alırken, ölüm orucundaki eylemci yalnızca su ve Wernicke Korsakoff Sendromunu engellemek için B1 vitamini alır. Eylemin niteliği açısından ise açlık grevleri talepler yerine getirilsin ya da getirilmesin herhangi bir aşamada bırakılabilir, süreli veya dönüşümlü şekilde yapılabilirken ölüm orucu, talepler yerine getirilene kadar devam ettirilir. Açlık grevine başlayan eylemcilerin taleplerinin kabul edilmemesi sonucunda eylem ölüm orucuna dönüştürülebilir.

 

Açlık Grevi Sırasında Klinik Seyir ve Tıbbi Takip

    Açlık grevi yapanların düzenli olarak her gün hekim tarafından muayene edilmesi gerekir. Katılımcıların günlük sıvı, vitamin, tuz, şeker alımının takibi önemlidir. Her muayene öncesi eylemcinin onamı (yani tıbbi bir işlem veya muayene öncesi bir tür bilgilendirme ve hastanın onayının alınması) alınmalıdır. Bu izlem ve muayenelerin açlık grevine bir müdahale olmadığı eylemciye anlatılmalıdır.

     Açlık grevine başlayanlar günde ortalama beş büyük su bardağı sağlıklı su, iki çay kaşığı tuz, beş yemek kaşığı şeker, bir tatlı kaşığı karbonat, 500 mg B1 (thiamin) vitaminini karşılayacak ilaç alırlar. Bu temel besinlerin karşılanması hem katılımcının sağlığındaki bozulmaları minimuma indirir hem de eylemin sürdürülebilirliğini sağlar. Özellikle B1 vitamininin alındığı eylemler çok uzun süreler devam etmektedir. Bu vitaminin alınması eylemcinin sağlığındaki olumsuzlukları hafifletmekte ve ölümler süre olarak ötelenebilmektedir. Türkiye’deki açlık grevi/ ölüm orucu eylemlerinde 1984 ve 1996’daki eylemlerde açlık grevi eylemcileri B1 vitamini almamıştır. Bu durum ölümlerin 60’lı günlerde başlamasına neden olmuş, eylem bittiğinde sağ kalanların ise çok ciddi sağlık sorunlarıyla e yaşamlarına devam etmeleri gerekmiştir. 2000’de başlayıp 7 yıl devam eden eylem sürecinde ise katılımcılar B1 vitamini almayı kabul etmiş, ölümler grev başlangıcını takiben gün olarak eski deneyimlere göre çok daha sonraları gerçekleşmiştir. Eylem sonrasında sağ kalanlarda oluşan hasarlarda 84 ve 96 sürecindeki eylemcilerde oluşan hasarlara göre daha hafiftir.

     Burada vurgulanacak başka bir nokta AKP basınının karanlık kalemlerinden dökülen “gizlice yiyorlar, yoksa bu kadar nasıl dayanabilirler” iddiasıdır. Az önce değindiğimiz sıvı, vitamin ve diğer temel maddelerin alımında açlık grevleri uzun süreler boyunca devam edebilir. Bu iddiaları yazanların asıl korkusu, eylemcilerin yaşamını kaybetmesi değil, uzun ve kararlı bir mücadele sonucunda kazanım elde edilmesidir. Böylece halkın vicdanında filizlenen adalet duygusu ve yayılmaya başlayan cesaret baltalanmak istenmektedir. Bu tür iddiaların gerçeklikle ve bilimsellikle uzaktan yakından ilgisi bulunmamaktadır.

     Bütün eylemciler özellikle de grev 10 günü geçmişse mutlaka muayeneden geçmeli,gerekli kan tetkikleri yapılmalıdır. Uygun zaman aralıklarında eylemcilere açlık grevinin sürdürülmesinin sağlıklarında ne gibi değişikliklere yol açacağı açıkça söylenmelidir. Açlık grevinin sürdürülmesi durumunda karşılaşacakları hasarların minimuma indirilmesi için kendilerine önerilerde bulunulmalıdır. Tansiyonları her gün ölçülmeli, akciğerleri dinlenmeli, nörolojik muayeneleri unutulmamalıdır. Oluşan değişiklikler günlük olarak kaydedilmelidir.

     Nuriye ve Semih’in Yüksel Caddesi’ndeki direnişinde hekimlerle temasları az çok sağlanmıştır. Çevresindeki arkadaşları, destekçiler ve ziyaretçilerin de işbirliğiyle sağlık durumlarının takibi mümkün olmuştur. Fakat 23 Mayıs’ta tutuklanmalarından sonra iki eylemcinin sağlık durumlarının takibi güçleşmiştir. Avukatlar aracılığıyla çok az takip edilebilmişler, yürümekte ve konuşmakta güçlük çektiklerinden görüşler dahi sağlıklı yürütülememiş, bu durum ise takibi iyice güçleştirmiştir. Ayrıca yapılan ziyaretlerin ardından; kendi karşıladıkları saf B1 içeren ilaçların alımının cezaevi yönetimince kısıtlandığı; bu durumunda sağlıklarının seyrini iyice kötüleştireceği kamuoyuna yansımıştır. Yukarıda değindiğimiz ve biraz daha üstünde duracağımız gibi B1 (thiamin) desteği açlık grevlerinde hayati bir öneme sahiptir.

     Temel maddeler ve vitamin alımı olsa dahi, gün geçtikçe eylemcilerde ciddi sonuçları olan sağlık sorunları görülmektedir. Açlık grevlerinde ortaya çıkan sağlık sorunları ve hastalıklara da kısaca değinmek gerekir.

     Eylemcilerin en sık şikayetini halsizlik oluşturmaktadır. Açlığın üçüncü haftasından sonra ortostatik hipotansiyon gelişmektedir. Yani ayağa kalkışlarda tansiyon aniden düşmekte ve senkoplara (bayılma) neden olabilmektedir. Tansiyon düşüklüğü sürekli devam etmektedir. İkinci aya yakın taşikardi (kalp atım hızının dinlenme halinde normalin üstünde olması) gelişmektedir. B1 vitamini almayanlarda ise ileri dönemlerde bradikardi (kalp atım hızının normalin altında olması) gözlenmektedir. Hem kalp kasının besin azlığından olumsuz etkilenmesi, hem de potasyum iyonunun azalmasından ötürü kalp yetmezliği açlık grevinin ilerleyen dönemlerinde ortaya çıkabilmektedir.

     Bulantı, kusma ve hıçkırık 50’li günlerde iyice artmakta hatta bazen eylemcileri sıvı alamaz hale getirmektedir. Sık kusma ve hıçkırık kusmuğun akciğerlere aspirasyonuna neden olmakta, bu da grevcilerde pnömoniye (zatürre) yol açmaktadır.  Bu durum yüksek oranda ölümcüldür.

     Vücut ağırlığı da gözle görülür bir şekilde azalmaktadır (%15 civarında). Vücuttaki karbonhidrat ve yağ depolarının tükenmesinin ardından enerji için proteinlerinde yakılmasıyla kaslarda erime ve güçsüzlük, ayakta duramama gibi problemler ortaya çıkar. Protein miktarının azalması; protein yapılı bağışıklık sistemi elemanları olan immünoglobulinlerin (antikor) de miktarını azaltmakta bu durum eylemciyi enfeksiyonlara karşı savunmasız hale getirmektedir.

     Sinir sistemi ve duysal yetiler de zamanla zarar görmektedir. Duysal kayıp ve irritabilite (aşırı duysal uyarılabilirlik hali) ön planda seyreder. Ses, ışık ve kokuya karşı aşırı hassasiyet 40’lı günlerde başlar. Koku hassasiyeti en yaygın olanıdır. İleri derecede görme kaybı gelişebilir. İşitmede azalma, uğultu şeklinde sesler duyma, denge kaybı ve baş dönmesi zamanla ortaya çıkmaktadır. Kol ve bacaklarda karıncalanma, güçsüzlük, his kaybı,kramplar görülmektedir. Migren de şikayetlere eklenebilir. Uykuya eğilim ve mental bozukluk da gelişebilir. Ama bu iki durum B1 vitamini alımının olmadığı eylemlerde ve zorla besleme söz konusu olduğunda daha belirgindir.

Burada değinilmesi gereken en önemli nokta Wernicke Korsakoff Sendromudur. Uzun süren açlık grevlerinde özellikle B1 vitamini alınmamışsa ya da eyleme yapılan zorla besleme müdahalelerinde dekstroz (damar yolundan verilen şeker içeren bir sıvı) ile beraber B1 vitamini  verilmemişse bu hastalık baş gösterir. Merkezi sinir sistemindeki nöronlar hasar görmekte ve kalıcı sekeller oluşmaktadır. Diplopi (çift görme), pitozis (üst göz kapağının düşmesi) , ataksi (istemsiz hareketler, kas kontrolü ve koordinasyonunun sağlanamaması), bilinç bulanıklığı, yukarı aşağı veya sağa sola göz hareketleriyle seyreden Wernicke Ansefalopatisi zaman içinde düzelebilse dahi hastalığın diğer bileşeni olan Korsakoff Sendromu kalıcı olur. Korsakoff hastalığında hastalığın başlamasından sonraki olaylar için amnezi (hafıza kaybı),bilginin anlamını algılamakta zorluk, kelimelerim bağlamını anlamakta zorluk, halüsinasyonlar, abartılı hikayeler anlatma gibi durumlar ortaya çıkar. Korsakoff Amnestisi kalıcı olmakta, eylemcinin sonraki yaşamını zorlaştırmakta, onu başkalarına bağımlı kılmaktadır. Korsakoff psikozu denen tablo da zamanla bu saydığımız şeylere eklenmekte, eylemciyi psikiyatrik yönden olumsuz etkilemektedir. Kendisine ve çevresine dair belleğini yitirmiş bir şekilde yaşama devam etmek, işkenceden farksızdır.  Kimi zaman çocuk gibi davranışlar sergileyen, yatağa bağımlı olma ihtimali olan Korsakofflu eylemcilerin yaşamları hayli zorlaşmaktadır. Refik Ünal ve kardeşi Ömer Ünal’ın hikayeleri bu anlamda dikkat çekicidir. Çeşitli gazetelerde röportajları çıkan WKS’ye yakalanmış bu iki devrimci; anlatmaya çalıştığımız tabloyu kendileri üzerinden çok daha iyi ifade etmektedirler. (2)

 

Açlık Grevinin Sonlanmasını Takiben Tedavi Yaklaşımı

     Açlık grevi, taleplerin kabulü, eylemcilerin vazgeçmesi ya da eylemin zorla bitirilmesi ihtimalleriyle sona erebilir. Her durumda eylemciler için tedavi ve bakım yaklaşımı aşağı yukarı aynıdır. Burada eylemcinin besin ve sıvı ihtiyacının normal serum yerine isolayte denen bir sıvı ile karşılanması,yanına mutlaka B1 vitamini içeren ilaç eklenmesi büyük önem taşır. B1 vitamini olmadan yalnızca besin ve sıvı verilmesi az önce bahsettiğimi WKS’ye neden olmaktadır. 1996’daki WKS vakaları böyle olmuştur. Bu açıdan zorla müdahaleler engellenemiyorsa dahi bu hayati önlemin denetimini yapmak üzere hekimlerin duruma müdahil olması için mücadele edilmelidir.

     Eylem sonrası hızlı sıvı ve besin yüklemesinden kaçınılır. İlk on gün ortalama 1000 kalori alacak şekilde beslenme sağlanır. Kandaki elektrolitlerin ( sodyum,potasyum, kalsiyum,klor, magnezyum vs.) takibi yapılır, eksik olanların replasmanı (eksikliğin giderilmesi) sağlanır. Grev sonrası bütün rutin kan tetkikleri yapılmalı, enfeksiyonlar veya başka rahatsızlıkların olması durumunda da o rahatsızlığa özel tedavilere hemen başlanmalıdır. Tabi ki bu söylenenler eylemcilerin hastaneye yatışı ve tedavilerini almaları konusunda hiçbir engele takılmamalarını gerektirir.

     B1 vitamini en önemli replasman gereken vitamindir. Bırakılan açlık grevi olgularında uygun sıvı preparatına yeterli miktarda B1 vitamini eklenip damar yoluyla hastaya uygulanması uygun bir ilk müdahale olmaktadır.

     Başlangıçta oral (ağızdan) beslenme çoğunlukla sağlanamaz. Eğer böyle bir durum gelişirse yoğun bakım ortamında total parenteral nutrisyon (damar yoluyla temel gıdaların verilmesi) sağlanmalı ve oligopeptitli diyetle devam edilmelidir. Oral alımda sonraları gene sıkıntı yaşanırsa nazogastrik sonda ile (mideye indirilen besleme tüpü) besinler verilebilir.

    İlk günlerde çoğunlukla yukarıda söylediğimiz takip ve tedaviler için gerekli koşullar sağlanamaz, Bu durumda ilk günlerde uygun miktarda isolayteve dekstroz serumu ile her 1 ml dekstroz için 1 mg B1 vitamini karışımının damar yolundan verilmesi en uygun yaklaşım olur. Potasyum da mutlaka eklenmelidir.

 

Tıp Etiği Açısından Açlık Grevleri

     Hekimlerin açlık grevi katılımcılarıyla karşılaştıklarında uyacakları etik ilkeler ve bu ilkelerin hukuki bağlayıcılığı, uluslararası tıp kongrelerinde zaman zaman tartışılmış ve yıllar içinde şekillenmiştir. Türk Tabipler Birliği tarafından da benimsenen ulusal ve uluslararası tıp etiği ilkeleri, yararlılık ve zarar vermeme, özerkliğe saygı, aydınlatılmış onam, sır saklama veya gizlilik, adalet, vicdani ve mesleki kanaat ilkeleridir. Hekimler açlık grevcilerine yaklaşırken de bu ilkelere bağlı kalırlar.

     Açlık grevleriyle ilgili bir çok tıbbi belgede çeşitli maddeler mevcuttur.  Cenevre Bildirgesi, Lizbon Bildirgesi, Tokyo Bildirgesi, Malta Bildirgesi ve daha bir çok bildirgede açlık grevleri ile ilgili etik ilkeler yer almaktadır. Malta Bildirgesi’nin Dünya Tabipler Birliği tarafından özel olarak açlık grevleriyle ilgili düzenlenmiş olması nedeniyle devam ederken en çok bu belgeyi referans alacağız.

Hekimler, özerkliğe saygı ilkesi gereği eylemcilerin kararlarına saygı göstermelidirler. “Açlık grevcileri zorla beslenmeye ve tedavi edilmeye çalışılmamalıdır”. Geçerli ve bilgilendirilmiş ret söz konusu olduğu halde zorla besleme geçersizdir. Burada önemli nokta eylemciyle iletişimin iyi kurulması, bu kararı kendi özgür iradesiyle verip vermediğinin iyi anlaşılmasıdır. Grevcinin açık veya örtülü isteği ile suni beslenmesi ise etik bir davranıştır.

     Hekimler tüm bilgi ve becerilerini tedavilerini üstlendikleri kişilerin yararına kullanmalıdır. Burada yararlılık “ önce zarar verme” ilkesiyle uyumludur. Yararlı olmak eylemcilerin iyiliğini istemenin yanı sıra isteklerine saygı duymayı da içerir. Zarar vermemek yalnızca kişinin zarar görmemesini ya da en az zararla kurtulmasını sağlamak değil aynı zamanda zihinsel açıdan yetkin insanları zorla tedavi etmemek, açlık grevini sonlandırmaya çalışmamak anlamına gelir.

     Hekimler resmi otoritenin istekleriyle hastasının istekleri arasında kaldıklarında hastalarına karşı sorumludurlar. Bu, açlık grevcileri için de geçerlidir.

     Hekim eylemciyle diğer kişilerin duymayacağı koşullarda gizlilik kurallarına uygun şekilde konuşmalıdır. Bu hem eylemcinin eylemi sürdürme konusundaki gerçek düşüncesini anlamak için hem de eylemciyi yetkililerin, ailesinin veya diğer eylemcilerin baskısından korumak için önemlidir.

     Eğer hekim vicdani nedenlerden ötürü açlık grevcisinin tedavi veya suni beslenmeyi reddetmesini onaylamıyorsa bunu açıkça belirtip çekilmeli ve eylemcinin başka bir hekim tarafından takip edilmesini sağlamalıdır.

     Hekim açlık grevcisini takibe başladığında, grevci zihinsel yeterliliğini çoktan yitirmiş, bilincini kaybetmiş olabilir. Bu durumda tıbbi müdahale konusunda eylemcinin isteklerini onla tartışma olanağı yoktur. Geçmişte grevci tarafından yazılmış ya da belirtilmiş ileriye yönelik her talimat dikkate alınmalı, gönüllü olarak alınmış ileriye yönelik tedavi reddi isteğine saygı gösterilmelidir.

     Grevcinin önceden verdiği ileriye yönelik bir talimat yoksa hekimler eylemcinin çıkarlarına en uygun olanın ne olduğu yargısına uygun hareket etmelidirler. Bu, fiziksel sağlığın yanı sıra açlık grevcisinin önceden ifade ettiği isteklerinin, kişisel ve kültürel değerlerinin dikkate alınması anlamına gelir.

Zorla besleme asla etik olarak kabul edilemez. Eylemcinin yararına olduğu düşünülse bile tehdit, zorlama, güç kullanma veya fiziksel kısıtlamalarla besleme, insanlık dışı ve onur kırıcı bir tedavi biçimidir.

     Hekimin sürecin öncesi hakkında bilgisi yokken, bilincinin kapalı olduğu durumda eylemciyle karşılaşırsa grevcinin geçmişini iyi araştırmalıdır. Eylemcinin avukatları, yasal temsilcisi, ailesiyle görüşmelidir. İleriye yönelik tedavi reddi yönünde yazılı veya sözlü onayı yoksa müdahale edilebilir. Bu durum cezaevi hekimi için geçerli değildir. Açlık grevindeki kişilerin durumları ciddileşirse cezaevi hekimi tarafından “acil” olarak nitelendirilemez. Tam aksine sağlık tablosu gün gün ilerleyerek belirli bir sürenin sonunda ağırlaşmaktadır. Bu bakımdan cezaevi hekiminin aydınlatılmış onam ve muvafakat sorumluluğunu yerine getirmeksizin “acil durum” veya “hayati tehlike” veya “bilinç kaybı” gerekçeleriyle eylemciye müdahale etmesi kusurlu bir davranış olacaktır.

     Eylemcilere yaklaşımın hukukumuzda geçen maddeleri bazı durumlara cevap üretememekte, tutuklular ile hükümlüler açısından farklı hükümler içermektedir. Bu hükümler,  5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkındaki Kanun’un 82. maddesi gereğince “hayati tehlikeye girdiği veya bilincinin bozulduğu hekim tarafından belirlenenler hakkında” metninde geçmektedir. Çelişkinin olduğu durumlarda“Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi: İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesinin “Müdahale sırasında isteğini açıklayabilecek durumda olmayan kişinin, önceden açıklamış olduğu isteklerin göz önüne alınacağı” yönündeki düzenlemesinin öncelikli yerine getirilmesi gerekir.Çünkü Anayasa’nın “Milletlerarası Anlaşmaları Uygun Bulma” başlıklı 90. Maddesine göre; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası anlaşmalarla, kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası anlaşma hükümleri esas alınır.” Dolayısıyla iç hukuktaki herhangi bir düzenlemenin bu sözleşmeye (“Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları Ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi: İnsan Hakları Ve Biyotıp Sözleşmesi”) aykırı hükümlerinin uygulanma kabiliyeti yoktur.

Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi atmosfer ve faşist iktidarın hukukta istediği düzenlemeyi geçirebileceği göz önüne alınırsa, uluslararası etik ve hukuk belgelerine uygun hareket etmek çok daha uygun olacaktır. Hekimliğin içerdiği insani öz, şu anki iktidarın neredeyse hiçbir uygulamasıyla uzlaşmamaktadır. Her türlü çatışma ve çelişkide hekimler meslek örgütü Türk Tabipleri Birliği ile hareket etmeli, mesleklerinin etik ilkelerini iktidara harcatmamalıdırlar. Adalet, açlık grevcilerinin olduğu kadar hekimlerin ve tüm toplumun da ihtiyacıdır.

Türkiye, emekçiler ve tüm toplum için cehenneme dönüşmeye başlayan bu rejimin oturmasına izin vermeyecektir. Halk, adalet, özgürlük, laiklik, insanca bir yaşam için mücadele ederken Nuriye ve Semih’in inançla ve dirençle sürdürdükleri bu eylemi unutturmayacak, en geniş anlamda talep ve amaçlarını büyütecektir. Yazıyı bitirirken, insanlığa, açlık grevi eylemlerinin yapılmasına hiç ihtiyaç olmayacak özgür bir gelecek diliyoruz.

 

 *Bu yazı Yön Dergisi’nin Temmuz 2017 sayısında kısaltılmış olarak yayınlanmıştır.

KAYNAKÇA

 

AÇLIK GREVLERİ VE HEKİMLER, Klinik, Etik Yaklaşım ve Hukuksal Boyut, Birinci Baskı, Kasım 2012, Ankara, Türk Tabipleri Birliği Yayınları

 

 

Açlık Grevi Yapmış Hastada Tedavi Yaklaşım Protokolü, Birinci Baskı, Kasım 2012, Ankara, Türk Tabipleri Birliği Yayınları

 

 

http://delta.evrimagaci.org/photo/tr/aclik-grevi-nedir

 

http://www.ttb.org.tr

 

https://bilimfili.com/aclik-grevi-nedir-ve-vucuttaki-etkileri-nelerdir/

 

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/3045/olum-oruclari-benerci-kendini-neden-oldurdu

 

http://www.radikal.com.tr/turkiye/ismail-biz-yasiyor-muyuz-1105522/

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir