Hekime Şiddetin Dayanılmaz Hafifliği

Bugün 17 Nisan, Dr. Ersin Arslan’ın hasta yakını tarafından bıçaklanarak öldürülmesinin dördüncü yıldönümü. Acımız ve öfkemiz hâlâ taze, şiddet hâlâ diplomanın bir adım ötesinde…

Öğrencilerin gündemine gelecek kaygılarının önemli bir parçası olarak giriyor şiddet. Seçimlerimizi, davranışlarımızı, sağlığımızı belirliyor; bazen tahammülümüz kalmıyor, bazen umudumuz tükeniyor, yabancılaşıyoruz. «Acilde hekime bıçaklı saldırı!», «Hasta yakınlarının darp ettiği hemşire bir hafta iş göremez raporu aldı.» haberlerini gördükçe, ileride başıma gelir mi diye endişeleniyor, başımıza gelmemesi için ne yapmalı diye düşünüyoruz. En yakınlarımızın, akrabalarımızın, arkadaşlarımızın bile kendi yaşadıkları üzerinden «bazı doktorlar hak ediyor» veya «doktor dövenleri anlıyorum» diye hekime şiddeti meşrulaştırmaları bizi meslekten soğutuyor, çözümü kimseye yaklaşmamakta, gerekmedikçe kimseyle konuşmamakta buluyoruz. Ancak şiddet azalmıyor, yaşamın her alanında artıyor. İnsanları sağlıklı kılmaya, iyileştirmeye gönüllü olmuş bizler, şiddetle mücadelenin özlük haklarımız ve sağlık hakkı için vereceğimiz mücadeleden ayrı olmadığını görmek, şiddeti toplumsal ve politik bağlamında nedenleri ve sonuçlarıyla değerlendirmek durumundayız.

Sağlık ortamında şiddetin nedenlerini irdelemek için öncelikle şiddetin en çok nerede ve kime karşı gerçekleştiğine bakmak gerekir. Bugün hastanelerde sağlık hizmeti yükünün önemli bir bölümü asistan hekimlerin üzerindedir. Acillerde, polikliniklerde hasta çoğunlukla ilk asistan hekime başvurmakta, teşhis ve tedavisi asistan hekim tarafından yapılmaktadır. Kendisi uzmanlık eğitimi alması gerekirken uzun çalışma saatleriyle tükenen, çürümüş binalarda patlayan sağlık talebine yanıt vermeye çalışan, 10 dakikada bir hasta bakmak zorunda kalan asistan hekimlerin ne düzgün eğitim almaları, ne de hastalarla sağlıklı bir ilişki kurmaları olanaklıdır. Bu hasta hekim ilişkisinin bir diğer boyutu da hastaların gerçek dışı beklentileri, toplumda yaratılan yanlış algı ve “sistem” demeye bin şahit isteyen kaotik sağlık ortamıdır. “Hasta memnuniyeti” kavramı, piyasaya teslim edilmiş hastanelerde “müşteri daima haklıdır”a evrilmekte; sağlık hakkı gasp edilen milyonlar iktidarın yalanlarına ortak edilmektedir. Sözgelimi aciller tanımı gereği öncelikli olarak hayati tehlikesi olan hastalara bakmak, tedavi edilmezse kalıcı hasar bırakabilecek durumlara müdahale etmekle görevlidir. Ancak, randevu almanın zorluğu, katkı payları, ve basamaklı sağlık sisteminin ortadan kaldırılmasının da etkisiyle hastalar acil olmayan sorunlar için çokça acillere başvurmakta, polikliniğe yönlendirildiklerinde kendisine bakmayan ilgisiz doktordan dem vurmaktadır. Bunun dışında, birinci basamakta gereksiz antibiyotik kullanımı – hocalarımızın bizi çokça uyardığı üzere – infeksiyonlarla mücadelede işimizi zorlaştıran bir olgu olarak karşımızda dursa da, boğazı ağrıyan/grip olan hasta antibiyotik yazmayan doktoru ciddiye almamaktadır. Ayrıca, sayıları gittikçe artan ve tüm “müşterilerine” gerekli gereksiz pek çok tetkik yapan özel hastaneler daha ileri tetkik istemenin daha iyi bakılmak anlamına geldiği yanılsamasını yerleştirmekte, performans baskısı altında “hasta memnuniyeti” ve “hastane kasası” için çalışan hekim gereksiz tetkikler istemekte, anamnez ve fizik muayene ile tanı koyan hekim “bir tomografi bile çekmedi” diye anılmaktadır. Son olarak, hastalıkların seyrinde doğal olarak gerçekleşebilecek komplikasyonlar, altyapı yetersizliğinden kaynaklanan sıkıntılar hekimin suçuymuş gibi görülmekte, her türlü olumsuz, üzücü sonuçta sanki hekim isteyerek hastasına zarar vermiş gibi hekimlere saldırılmaktadır. Bütün bu koşulların gölgesinde sağlık hizmeti vermek için çabalayan sağlık çalışanları ve derdine çare arayan hastalar karşı karşıya gelmekte, hastaneler üçüncü sayfa haberlerini aratmayan durumlara sahne olmaktadır.

İnsanları çaresizliğe iten sebepleri ne denli doğru analiz etsek de, yumrukların, bıçakların, silahların konuştuğu vahim tablonun bir başka boyutu daha var: toplumsal bir sorun olarak şiddet, ya da sorunları şiddetle çözme eğilimi. “Sallandıracaksın bunları Taksim meydanında” sözlerinde, tecavüze direnen kadını öldürende, dedesi öldü diye doktoru göğsünden bıçaklayanda, yaramazlık yapan çocuğunu dayakla terbiye eden ebeveynde, hatta adalet duygusunun zedelendiği vahşi suçlara karşı idam ve işkence hayalleri kuran “duyarlı vatandaş”larda cisimleşen bu eğilim suçluyu cezalandırınca suçu önleyeceğini sanma ve intikam duygusunu barındırır. İnsanların şiddete yönelmesinde “rol modeli” kavramı da önemli bir yer tutar. Bunun bir parçası aileden ve yakın çevreden görülen davranışlar iken, bir bölümü de iktidar ve medyadır. Ayrıca, bir başkası üzerinde egemenlik kurmaya hakkı olduğunu düşünmek, toplumsal eşitsizliğin çeşitli tezahürlerinden beslenir. Çevresinden defalarca “sana alalım mı bu kızı” cümlesini duyan çocuk kadını istediği zaman elde edebileceği bir nesne olarak görmekte, vahşi cinayetine sebep olarak “tecavüz etmek istedim, direndi” diyebilmektedir. İktidar, parkını korumak, özgürlüğünü savunmak için bir araya gelip sokağa çıkan milyonlarca kişiyi polise emir vererek gaz fişekleriyle dağıtmaya çalıştığında, plastik mermilerle onlarca kişiyi sakat bıraktığında; esnaf, dükkanının önündeki eylemciye palayla saldırma cesaretini bulabilmektedir. Şiddet uygulayan herkes psikopat olmadığı gibi, şiddet yalnızca uygulayan kişinin bireysel davranış bozukluğuna indirgenemez. Günlük yaşantıda karşılaşılan sorunları çözmek için başvurulan bireysel şiddet de; uygulayanların ya da destekleyenin türlü bahanelerle akılcılaştırmaya çalıştığı (taş atan eylemci, halkı kışkırtan aydınlar, karikatürler…) örgütlü şiddet de bunu normalleştiren ortam sorgulanmadan ne tartışılabilir ne de geriletilebilir.

Niyetimizden, becerilerimizden bağımsız olarak şiddet, öğrencilik hayatımızda, meslek hayatımızda, insan olma mücadelesinde karşımıza çıkabilir. Geleceğe ilişkin endişelerimiz umutlarımızı söndürecekmiş gibi gelebilir. Bize düşen, abimiz, meslektaşımız Dr. Ersin Arslan’ın öldürülmesiyle içimizde büyüyen öfkeyi, kimsenin kimseyi örselemediği bir sağlık ortamı için vereceğimiz emekle buluşturmak; hastane koridorlarındaki şiddete karşı mücadelenin, ameliyathanede taktığımız maskeleri sokaklarda takmak zorunda kaldığımız günlerden, nefes almak için direnmekten geçtiğini unutmamak.

 


*Bu yazı yazarın Sinistra dergisindeki yazısından alınmıştır.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir