DÜNYA HEKİMLERİNİN “SAVAŞ, GÖÇ VE SAĞLIK” SEMPOZYUMUNUN ARDINDAN: ‘AVRUPA’YA HOŞ GELDİNİZ!’

İstanbul bu hafta sonu çok önemli bir toplantıya ev sahipliği yaptı. Dünya Tabipler Birliği, Avrupa Tabipler Birlikleri, Sınır Tanımayan Doktorlar, Birleşmiş Milletler Raportörleri, Belediye Başkanları ve AFAD temsilcisini bir araya getiren sempozyumda “Savaş, Göç ve Sağlık” tartışıldı.

Savaş, göç ve sağlık konulu bir sempozyuma Türk Tabipleri Birliği’nin ev sahipliği yapması tabii ki tesadüf değil. Tüm katılımcıların vurguladığı üzere, Türkiye mevcut üç milyona yakın göçmen ile en çok göç alan ülke konumunda. Yine tesadüf olmasa gerek, Suriye de en çok göç veren ülke; ne yazık ki…

Sempozyumda savaş ve göçün yarattığı sağlık sorunları, ülkelerin sağlık sistemlerinin göçmenleri kapsayıp kapsamadığı, göçmenlere sağlanan barınma ve istihdam koşulları, bağışıklama programları gibi pek konu alt başlık tartışılırken sempozyuma hakim olan genel duygu göçe neden olan savaşı engellemenin önemiydi.

Sempozyumda kürsü alan konuşmalardan öne çıkan kimi tümceleri paylaşmak isterim;

Alman Tabipler Birliği Başkanı Prof.Dr.Frank Ulrich Montgomery:

“Onca yıllık hekimim. Meslek hayatım boyunca ilk kez 500’den fazla kişinin uyuz hastalığına kapıldığını gördüm; Almanya’ya gelen göçmenlerin 500’den fazlası uyuza yakalanmışlardı. Uyuz, Avrupa için artık kitaplarımızda kalan eski bir hastalık; nasıl tedavi edeceğimizi bile unutmuşuz. Kitlesel göç unutulan, kitaplarda kalan, ortadan kaldırdığımız hastalıkların yeniden ortaya çıkmasına neden oldu.”

Dünya Tabipler Birliği Eski Başkanı Prof.Dr.Margaret Mungherera:

“Uganda’lıyım, 1997’de iç savaşın en sıcak olduğu dönemlerden birinde çok katlı bir otelde bulunuyorduk bir toplantı için. Otelde kalan yüzlerce hekimden biriydim. Toplantıya katılan en genç meslektaşlarımızdan birisi 13. kata asansör çağırmıştı. Asansör kabini kata gelmemiş ancak kapı açılınca genç meslektaşımız 13. kattan asansör boşluğuna düştü. Saatlerce onun çığlıklarını dinledik, ölene kadar. Hiç bir şey yapamadık, yardım çağıramadık, hastaneye götüremedik çünkü sokağa çıkma yasağı vardı. Hayatımda daha acı verici bir şey yaşadığımı hatırlamıyorum.”

Norveç Tabipler Birliği temsilcisi Dr.Barbro Kvaal:

“Avrupa’nın göç sorunu var diyemem, bizim göçmenleri kabul sorunumuz var. Onları ne tam anlamıyla kabul ediyoruz, ne de tam anlamıyla geri çeviriyoruz. Bu durumun kendisi en büyük dram.”

Çanakkale Küçükkuyu Belediye Başkanı Cengiz Balkan:

“Küçükkuyu’da yalnızca bir cenaze aracı var, bazen bu araçla birden fazla cenaze taşımak zorunda kalıyoruz. Bir Belediye Başkanı olarak beldemizin kıyılarına çarpan genç bedenleri gömecek yer aramaktan derin üzüntü duyuyorum. Üzülerek söylüyorum ki, başta Avrupa olmak üzere tüm dünya göç sorununa sessiz kalıyor”

Sempozyuma damgasını vuran ve tüm katılımcılar tarafından ayakta alkışlanan bir konuşmayı ise ayrıca aktarmalıyım. Sınır Tanımayan Doktorlardan Dr. Apostoloz Veizis’in “Avrupa’ya hoş geldiniz!” diye bitirdiği konuşmasında öne çıkan veriler Avrupa’nın göçmenlere yaklaşımını kavramak için oldukça önemli:

“Bugün her ne kadar rakamlar üzerinden durumun vahametini ortaya koymaya çalışsak da, son zamanların en büyük insani krizlerinden birine gözlerimizi yumup sadece bu veriler üzerinden çözüm üretemeyiz. Çünkü en temel haklardan biri olan yasal ve güvenli geçiş talebinde bulunanlar insan, istatistik değil. Bu nedenle mültecilere kapılarını kapatan ülkeler, insanlık dışı pratikler ortaya koymak yerine, bir an önce etkili ve insani çözümler geliştirmeli. Avrupa Birliği ülkeleri bunu ‘mülteci krizi’ olarak nitelendiriyor. Fakat bu bize göre insanlık onurunu ortadan kaldıran bir ‘karşılama krizi’ çünkü sadece Avrupa sınırlarındaki mülteci ve sığınmacıların yüzde 80’inin tıbbi sorunları, karşılama merkezlerindeki yetersiz şartlardan kaynaklanıyor. Hastalıkları biz yaratıyoruz. Bu ne kadar etik?”

Sınır Tanımayan Doktorlar’ın gözünden Avrupa sınırlarındaki göç dalgasını konu alan sunumda öne çıkan demografik veriler(1) şöyle:

2015’te deniz yoluyla Yunanistan’a ulaşan toplam kişi sayısı 856.723 iken, bu rakam sadece 2016’nın ilk iki ayında 100 bini geçti. Akdeniz göç yolunu en çok kullanan uluslar arasında Suriyeliler yüzde 44 ile başı çekerken, Suriyelileri yüzde 29 ile Afganlar, yüzde 17 ile Iraklılar, yüzde 4 ile İranlılar ve ve yüzde 3 ile Pakistanlılar takip ediyor. Yunanistan’a ulaşmayı başaranların yüzde 90’ı, dünyanın en çok göç veren ilk 10 ülkesinden geliyor. 1 Ocak 2016’dan bu yana deniz yoluyla Yunanistan’a ulaşanların yüzde 37’si çocuk, yüzde 21’i kadın ve yüzde 42’si erkeklerden oluşuyor. 2015’te MSF’nin Avrupa çapında tıbbi destek verdiği 100 binden fazla insanın yüzde 80’i ise, bombardımana, hayati risk taşıyan vakalara, ölüm tehditlerine ve devlet tarafından gördükleri şiddete bağlı olarak yerinden edilmiş kişilerden oluşuyor. MSF’nin 2015’te denizde boğulmaktan kurtardığı insan sayısı ise 20 binin üzerinde.
GÖZALTI MERKEZLERİNDE ‘GÖZLE GÖRÜLMEYEN ISTIRAP’

Gözaltıların Avrupa ülkeleri tarafından caydırma politikası olarak kullanıldığını belirten Veizis, “Sınırların rasgele açılıp kapatılması, karşılama koşullarının yetersiz kalması ve cebri geri gönderme uygulamaları, ülkelerindeki çatışma ve şiddet ortamından kaçarak hayatını kurtarmak isteyen milyonlarca insanın Avrupa sınırlarında belirsiz süreyle hapsolmasına neden oluyor. Bu süreçte insan kaçakçılarına umut bağlayan ve işgücü sömürüsünün nesnesi haline gelen sivillerin tüm zorlukları atlatarak gittikleri her yerde insanlık onuruna yakışmayacak şekilde muamele görmesi ve sağlık hizmetlerine erişimde ayrımcılığa maruz kalması, hem fiziksel hem de ciddi psikolojik sağlık sorunlarını beraberinde getiriyor” dedi.

MSF’nin “Invisible Suffering” adlı raporunda tanımladığı “gözle görülmeyen ıstırap”, göç sırasında yaşanan travmaların bireylerin ruh sağlığı üzerindeki etkisini ve bu süreçte ortaya çıkan psikolojik rahatsızlıkları ifade ediyor. Göç rotaları üzerinde psikososyal destek çalışmalarına büyük önem veren MSF’nin gözlemlerine göre, gözaltı merkezlerindeki şartlar ve muamele, mevcut psikolojik rahatsızlıkları artırdığı gibi, iyileşme sürecini yavaşlatarak psikolojik sıkıntıları derinleştiriyor.

2014 yılı sonuna kadar gözaltı merkezlerinde destek sunan MSF ekiplerinin saha çalışmalarından elde edilen bulgulara göre, Avrupa’daki gözaltı merkezlerinde tutulan kişilerin:

Yüzde 39’u sürekli kaygı, korku, panik, uyumsuzluk ve huzursuzluk, Yüzde 31’i üzüntü, ilgisizlik, umutsuzluk ve intihara yatkınlık duygularıyla birlikte ağır depresyon, Psikososyal destek alan yüzde 17.3 oranındaki hastaların yüzde 9.5’i ise, travma sonrası stres bozukluğu belirtileri gösteriyor. İntihar ve kendine zarar verme girişiminde bulunanların oranı ise yüzde 3.2.
Gözaltı merkezlerinde en çok rastlanan fiziksel rahatsızlıklar ise, sırasıyla solunum yolu enfeksiyonları (yüzde 24.7), kas-iskelet ağrısı sendromları (yüzde 13.7), gastointestinal rahatsızlıklar (yüzde 14.7), cilt hastalıkları (yüzde 8.5), diş ve dişeti problemleri (yüzde 7.9). MSF doktorları tarafından konulan fiziksel rahatsızlık tanılarının yüzde 63’ü de, doğrudan ya da dolaylı olarak aşırı kalabalık, hijyen sorunu ve havasızlık gibi gözaltı merkezlerindeki ortam şartlarıyla bağlantılı. MSF, karşılama merkezlerinde de benzer yüzdelerle aynı sorunları görüyor.

SONUÇ NİYETİNE…

Toplumcu hekimlik bakış açısı ile zaten kendisi bir halk sağlığı sorunu olan savaşın sağlık üzerinde yarattığı yıkımların tümü uzun vadeli sonuçlar; üstelik artık bu yıkımların genler vasıtasıyla yeni nesillere aktarılabildiğini dahi biliyoruz. Savaşın neden olduğu göç onlarca fiziksel ve psikolojik sağlık sorunu yaratıyor, ortadan kaldırılan hastalıkları yeniden hortlatıyor, intihar oranlarını arttırıyor… Başta Avrupa olmak üzere tüm dünyanın gözleri önünde cereyan eden savaşlar ise tam gaz devam ettiriliyor. Savaşı önlemek şöyle dursun, bir de savaş nedeniyle zorla yerinden ettirilen insanları Avrupa’da göz altı merkezleri bekliyor; buralarda insanlık dışı koşullarda aylarca beklemenin kendisi başlı başına bir travma.

Sempozyumun kapanışını yapan Dünya Tabipler Birliği Genel Sekreteri Otmar Kloiber’in konuşmasından bir alıntı ile bitirelim. Kloiber sınırlarına dikenli teller ören Avrupa ülkeleri için; “Avrupa, ördüğü dikenli tellerle kendini hapsediyor, kendisini esirleştiriyor” diyor. Kloiber haklı olabilir; ancak ortada olan somut durum Avrupa’nın göçmenlere dikenli tellerle “hoş geldin” dediği…

Notlar:

1- Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (UNHCR) Kış Operasyonları Birimi 11 Şubat 2016 tarihli günlük raporu

Kaynaklar:

1- “SAVAŞ, GÖÇ VE SAĞLIK”TA SINIR TANIMAYAN DOKTORLAR

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir